Basın Açıklaması

İmralı adasında idam cezasına mahkum edilerek, tecrit koşullarında yaşayan, PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan 2 Ağustos 1999 günü avukatları vasıtasıyla yaptığı açıklamasında; "Türkiye'de çatışma ve şiddet ortamı insan hakları ve demokratik gelişmenin önünde engel teşkil etmektedir. Ağırlıklı olarak Kürt sorunundan kaynaklanan şiddet bunda temel rol oynamaktadır. Çıkmazı aşmak ve sorunların çözüm yolu şiddete son vermeyi gerektirmektedir. Bu nedenle PKK'yi 1 Eylül 1998'den beri tek taraflı yürütmeye çalıştığı ateşkes sürecinden, 1 Eylül 1999'dan itibaren silahlı mücadeleye son vermeye ve güçlerini barış için sınırların dışına çekmeye çağırıyorum. Böylelikle demokratik çözüm yolunda yeni bir diyalog ve uzlaşma aşamasının gelişeceğine inancımı belirtiyorum". Bu açıklama ile   Abdullah Öcalan 1 Eylül 1999 dan itibaren  geçerli olmak üzere silahlı mücadeleye son verme ve güçlerini Türkiye sınırları dışına çekme çağrısında bulundu.

Bu çağrının hemen akabinde, PKK Başkanlık Konseyi  bir açıklama yaparak  bu çağrıya uyacaklarını belirttiler.

Silahlı mücadele, ulusal boyunduruktan kurtulmak için ezilen halkların ve onun ulusal kurtuluşçu güçlerin sömürgeciliğe karşı verilen mücadelede zaman zaman başvurduğu bir mücadele yöntemidir. Zamanı iyi hesaplanmış, belli bir plan ve program çerçevesinde başlatılan bu mücadele yöntemi, yine aynı tarzda, şayet yenilgiye uğramamışsa sona da erdilebilir. Bunda yadırganacak bir durumda olmaz. Ama PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalanın açıklaması maalesef böyle bir açıklama değil. ‹mralı adasında tek başına yaşamaya mahkum edilen bir idam mahkumunun ne ölçüde sağlıklı tesbitler yapabileceğikuşku götürür bir durumdur. PKK'ya silahları bırakın çağrısı, bu esaret koşullarda yapılmasaydı, bu tutum daha farklı değerlendirmelere tabi tutulabilirdi. Zaten dikkat edilirse, bu durum değerlendirilirken, daha ziyade işin bu yönü üzerinde durulmaktadır. Ama PKK çevresi bu ihtiyatı göstermediği gibi "silahlı mücadeleyi başlattığımız için bize karşı çıkanlar, bugün bu mücadeleyi durdurduğumuz için bize karşı çıkmaktalar" diyerek olayın vehametini görmemezlikten gelmektedirler. Sorun çok boyutlu ve derindir, yüzeysel yaklaşımlarla açıklanacak gibi değildir. Bu mantık silahlı mücadeleyi başlatırken de haklıydık, 15 yıl sonra da elde ciddi bir kazanım olmadan, silahları bırak çağrısı yaparken de haklıyız mantığıdır. Oysa dökülen bunca kan ve gözyaşı, bunca faili meçhul cinayet, tahrip edilen ve yıkılan binlerce köy, yerini yurdunu terk etmek zorunda kalan milyonlarca insanımız ve boşaltılan Kürdistan'ın durumunu nasıl izah edeceğiz?

Sanılmasın ki, kimileri savaş çığırtkanlığı yapmak istemekte Kürt ve Kürdistan sorununun barışçıl ve demokratik yollardan çözümüne karşı çıkmaktadır. Ama aynı şekilde, sahte umutların da yaratılmasına  karşı çıkmak gereklidir. Türk devleti, Kürt sorununun çözümünde hiçte barış ve diyalogdan yana bir politika gütmüyor. Devlet, ezde çöz polikasında ısrar ediyor. Bunun son somut örneği, hazırlanan sözüm ona genel af taslağı ve PKK'lıları dağdan indirmek için hazırlanan pişmanlık yasası tartışmalarıdır.

Türk devletinde olmayan kimi misyonlar ona yükleyerek, sahte umutlar yaratmak, sadece PKK'yi değil, Kürt halkını da gerçekçi olmayan bir politikaya   angaje etmek olur. Bunun da sonu, halkımız için hüsran olur!

Ulusal demokratik haklarımızı gasp eden, sömürgeci Türk devletine karşı her türlü mücadele araç ve yöntemleri ile mücadele etmek, halkımızın en meşru haklarındandır. Elbetteki demokratik ve barışçıl yöntemler sonuç verdiği müddetçe en arzulanan ve tercih edilen mücadele biçimi olmalıdır.

 

Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Platformu
Yürütme Komitesi